14 Mayıs 2015 Perşembe

Büyük İskender'in Ölümsüzlük Arayışı ve Amon Ra



Amon RA’nın Oğlu Büyük İskender (M.Ö. 356 – M.Ö. 323)

M.Ö. 3. Yüzyılda Makedonyalı Büyük İskender 20 yaşında tahta çıkmış, 33 yaşında iken Babil’de ölmüştür. Buna kısacık yaşamına rağmen fetihleri, maceraları ve keşifleriyle günümüze kadar ulaşan büyük bir şöhretin sahibi olmuştur.

Büyük İskender’de kendisinden iki bin yıl önce yaşamış Gılgamış gibi ölümsüzlük yollarına düşmüştü. Bunu nereden mi biliyoruz? Dönemin tarih yazıcılarından. 

AMON RA OĞLU BÜYÜK İSKENDER

Nasıl oluyor da Mısır’ın Büyük Tanrısı AMON RA, Makedon Kral İskender’in babası oluyor görelim.

İskender, Kraliçe Olympias’ın ve Kral 2. Philip’in oğlu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlarında kadim bilgelik üzerine filozof Aristo tarafından her bakımdan eğitildi. 


Philip’in suikaste kurban gitmesiyle 20 yaşında tahta çıktı. İlk askeri seferini kehanet merkezi Delphi’ye yaptığında tüm hayatının değişeceğini bilemezdi. Delphi onun için bir dönüm noktası oldu. Orada bir kâhin İskender’e çok ünlü bir komutan olacağını ama çok kısa bir yaşam süreceğini söyledi. İskender buna inanmadı ve başka bir kâhine gitti. O kâhinde aynı şeyi söyledi ama bir farkla: İskender’in normal bir insan olmayıp bir tanrının oğlu olduğunu ekledi. 



Bu noktada Gılgamış aklımıza geliyor. Gılgamış bir tanrıçanın oğluydu ve bu özelliğiyle 2/3 tanrı geni taşıyordu. Bizler o dönemin tanrı ve tanrıçalarının uzaylı bir tür olan anunnakiler olduğunu zaten önermiştik. Gılgamış’ta sahip olduğu 2/3 oranındaki anunnaki geniyle, anunnakiler gibi uzun bir ömür için hak talep etmişti. Gılgamış bu hakkı alamamıştı belki ama kendisinden sonra gelen İskender gibi binlerce kişiye ölümsüzlük yolunda ilham kaynağı olmuştu.(Gılgamış Aslında Nereye Gitti? yazımı merak edenler buraya tıklayarak okuyabilir)

Şimdi aynı durum İskender için söz konusuydu. Babasının bir tanrı (anunnaki) olduğunu söylüyordu kâhin. İskender’in hayatı bundan sonra bambaşka bir yönde ilerleyecekti. İskender hemen saraya dönerek annesiyle konuştu. Annesi ona vaktiyle Nectanebus adında bir firavunun sarayı ziyaret ettiğini söyledi. Bu firavun büyük bir sihirbaz olarak tanınıyordu ve saraydayken bir gece Olympias’ı odasında ziyaret etmişti. Kadim kaynaklara göre Nectanebus kılığında gelen kişi aslında Amon RA idi. İskender doğduğunda, bir tanrının oğlu olarak doğmuştu. (Bu bize Jesus’u hatırlattı sanki.)

Bunu annesinden dinlediğinde İskender büyük bir şaşkınlık yaşadı ve kâhinlerin sözlerini doğru olarak yorumladı. Eğer kâhin onun tanrının oğlu olduğunu doğru bildiyse kısa zaman içinde öleceğini söylediğinde de doğru söylüyor olabilirdi. Burada bir karar verdi. Amon RA için Mısır’a kadar gidecek ve tanrının oğlu olarak (Gılgamış gibi) uzun yaşam hakkını dileyecekti.

MISIR YOLUNDAKİ EN BÜYÜK ENGEL: DEVASA PERS İMPARATORLUĞU

M.Ö. 539 da Babil’i yıkan Pers Kralı Keyhüsrev tüm Yakındoğuyu egemenliği altına almış, Persler dönemin en güçlü krallığını kurmuşlar ve iki yüzyıl boyunca bu egemenliğini devam ettirmişlerdi. Persler ulusal tanrıları Ahura Mazda(Enlil) önderliğinde bu büyük imparatorluklarını kurduklarında sonraki iki yüz yıl boyunca yenilmez ordu olarak tarihe geçmişlerdi. Böyle büyük bir imparatorluğa karşı kim gelebilirdi ki? Bu büyük imparatorluk tüm haşmetiyle tarih sahnesindeki yerini korurken batıdan biri çıktı ve meydan okudu. Bu kişi Amon RA’nın oğlu olduğunu iddia eden İskender’di.

İskender kurduğu orduyla Anadolu’ya geldi ve Çanakkale Boğazını geçti. Sonra ki ilk işi Truva’yı ziyaret etmek ve Aşil’in mezarının başına çelenk koymak oldu. Aşil’de onun gibi yarı tanrıydı ama İskender’in aksine Aşil’in annesi tanrıça Thetis’ti, babası ise insandı. (Bu arada Aşil’i Truva filminde Brad Pitt canlandırmıştı.)



Tabi ki de yarı tanrılık ya da tanrılık terimleri bana göre anunnakilerin insanlarla kurduğu gönül ilişkileri sonucunda ortaya çıkmış olan terimlerdir. Tevrat yer alan “Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu. İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler. Genesis 6/1” bölümünde anlatılan da budur. Anunnakiler insanlarla evlenince doğal olarak doğan çocuklar melez olmaktadır. Gılgamış’ta, İskender’de, Aşil’de bana göre böyle bir melezlik hakkıyla uzun yaşam istemekteydiler. Konuyu dağıtmamak adına kaldığım yerden devam edeyim.

İskender sonrasında Biga’da Perslilerle karşılaştı ve tabiri caizse Pers Ordusu'nu bozguna uğrattı. Bu zafer onun için bir mesajdı, çünkü yenilmez bir orduyu yenmişti. Bu sayede Amon RA’nın oğlu olduğuna iyice inanmıştı. Önünde Pers İmparatorluğunun kaçan askerlerine rağmen İskender yönünü Mısır’a çevirdi ve tüm Batı Anadolu’yu ele geçirerek yürüyüşüne devam etti.



Sonra Gordion’a giderek Asya'ya hükmedecek kişinin çözebileceğine inanılan Gordion Düğümü’nü kesti ve daha büyük bir inançla Mısır’a doğru ordularını sürmeye başladı.



Tam bu sırada ilk savaşta bozguna uğrayan Pers Ordularının yeni bir savaşa hazırlandığı haberini aldı. Kendisine güveni o kadar büyüktü ki yürüyüşünü daha da hızlandırdı. Babası Amon RA’ya gitmesini hiçbir güç onu engelleyemezdi. İskenderun Issos’tan geçecek iken III. Darius komutasında toparlanan Pers Ordusunun geldiği haberini aldı ve karargâhını kurarak bekledi.




M.Ö. 333’te Issos Deliçay kenarında PERS ordularıyla karşılaşan İskender yine kazandı. Büyük bir bozguna uğrayan Persliler kaçarken İskender yönünü Mısır’a çevirdi. Bu sonuçtan sonra III. Darius’un barış önerisine karşı, kendisini Asya'nın efendisi olarak tanımasını ve koşulsuz teslim olmasını istedi. III. Darius bunu kabul etmeyince önüne gelen şehirleri kolaylıkla ele geçirmeye devam etti. Şehirler o kadar kolay düşüyorlardı ki İskender bunu bir işaret olarak yorumluyordu. Lakin Tyros şehrinde büyük bir direnişle karşılaştı ve bu direniş 7 ay sürdü. Kuşatma sürerken III. Darius büyük bir fidye ödemeyi teklif etti. Bu büyük fidye duyulunca İskender’in komutanı Parmenion "İskender'in yerinde olsam kabul ederdim" dedi. Buna karşılık İskender "Parmenion olsaydım, ben de kabul ederdim" biçiminde bir karşılık verdi. Tyros şiddetli saldırılara daha fazla direnemeyerek MÖ 332 yılının Temmuz ayında düştü.

İSKENDER SONUNDA MISIR'DA AMON RA İLE BULUŞUYOR

İskender Mısır’ı yöneten Pers Valilerinin ağır direnişiyle karşılaşmayı beklerken, bu büyük ülkenin hiçbir direnme olmadan ellerinin arasına düştüğünü gördüğünde şaşırdı. Ek olarak halk tarafından kurtarıcı olarak karşılandı. İskender için bu büyük bir işaretti. Zaman kaybetmeden Büyük Vaha’ya, Amon RA kehanet merkezine gitti. Oradaki kâhinler Amon RA’nın oğlu olduğunu onayladı. (Bazı kaynaklara göre bizzat Amon RA ile karşılaştı). Mısırlı rahipler tarafından bir firavun olarak ilahlaştırıldığında bir ölümlünün kaderinden kaçma arzusu bir ayrıcalık değil bir hak haline geldi. O andan itibaren İskender, paraları üstünde boynuzlu bir ZEUS-AMON RA olarak resmedildi.



İskender daha sonra Amon RA tapıncının merkezi Karnak Tapınağına gitti. Bu tapınakta yer alan birçok yapıdan en önemlisi yaklaşık bin yıl önce Hatşepşut tarafından yaptırılan tapınaktı.(Hatşepşut’un Musa’yı büyüten firavun eşi olduğunu daha önce önermiştik.) Hatşepşut Tapınağının önemi ise İskender için bambaşkaydı. Hatşepşut’un babasınında İskender’in ki gibi Amon RA olduğuna inanılıyordu. Buradayken neler yaşandığı kayıtlara geçmediği için ancak yorumlar yapabiliriz. Ancak bu noktada birçok tarihçiye göre anlamız kararlar alıyor.

Nedir bu anlamsız kararlar? Ordularını yenik bir Pers İmparatorluğunun kalbine yöneltmek yerine güneye yapılacak bir keşif gezisi için kendisine küçük bir eşlikçi grubu seçiyor. Burada aklı karışan orduya söylenen İskender’in bir bayan prenses için zevk gezisine çıktığıdır. İskender’in maceralarını kaydedenler ise durumu makulleştirmek adına ziyaret edeceği hanımı güzelliği dillere destan olarak tarif ederler. Kadın Sudan Kraliçesi Candace idi.



Aslında İskender bu küçük gezinti de aşk değil ölümsüzlüğün sırrını arıyordu. Keyifle geçen bir süreden sonra kraliçe İskender’e bir ayrılık hediyesi olarak, tanrıların bir araya toplandığı harikulade bir yerin sırrını açmaya karar verdi. Oradan ayrılan İskender talimatları izleyerek bu özel yeri buldu ve birkaç askerle içeri girdi. Detaylı tasvir edilen bu yerde tavanlar sanki yıldızlarla aydınlatılmış gibi parlamaktadır. Biz bu noktada günümüzdeki aydınlatma sistemini kullandığımız gibi elektrikle aydınlatılan bir anunnaki merkezine gittiğini önermekteyiz. Devamında İskender içeri de uzun boylu tanrılar ve aralarda onlara hizmet eden normal boylu insanlar gördü. İskender’i bir korku kapladı ve orada beklemeye başladı. Bu sırada gözlerinden ışık çıkan biri yanına gelerek konuşmaya başladı: “Selam olsun İskender. Kim olduğumu biliyor musun?“. İskender cevapladı: “ Hayır efendim.” Devam etti: “Ben Sesonchusis’im, tanrılar arasında kalmış, onlara hizmet etmek için seçilmiş ve zamanında dünyayı fethetmiş bir kralım.”

İskender’de Gılgamış gibi yukarıdan izlenmektedir ve özel izinle oraya kadar gitmiştir. Bu yüzden de gelişi beklenmekteydi. Sonra kaynaklarda İskender’in “Tüm Evrenin Yaratıcısı ve Gözeticisi” diye bir şeyin içine davet edildiği yazmaktadır. İskender içeriye girdi ve ateş parlaklığında bir aydınlık gördü. Tahtta oturan Serapis(Diyonizos) adında bir tanrı gördü.



İskender tanrıya kaç sene yaşayacağını sordu ancak tanrı ona cevap vermedi. O sırada az önce tanışmış olduğu Sesonchusis devreye girer çünkü tanrının sessizliği gerekeni söylemiştir: “Bende tanrılar arasına katılmış olmama rağmen senin kadar talihli değildim. Çünkü tüm dünyayı fethetmeme ve çok insanı diz çöktürmeme rağmen adımı kimse hatırlamıyor; ama senin ünün büyük olacak, adın ölümsüz olacak.” Sesonchusis İskender’e karanlıkta parlayan bir taş hediye eder. (Bir fener sanıyorum.) Burada İskender’in bir UFO’ya götürüldüğünü hayal edebiliriz. Tabiki de UFO denilen araçlar o zamanlar tanrıların arabalarıydı. Bizler ne olduğunu bilmediğimiz için UFO diyoruz ancak eskiden insanlar o araçların tanrılara ait olduğunu biliyorlardı. Ninurta’nın siyah kuşu, Marduk’un Ben-Ben’i ve hatta Yahweh’in Görkemi isimleriyle adlandırıyorlardı. Yani bize göre İskender bir anunnakiye ait araca alınmıştı.

Hatta bu nokta da İskender’in neye bindiğini merak ediyorsanız anlatabildiği kadarıyla tarif eden Tevrattaki Hezekiel Kitabına başvurabiliriz:

4 Kuzeyden esen kasırganın göz alıcı bir ışıkla çevrelenmiş, ateş saçan büyük bir bulutla geldiğini gördüm. Ateşin ortası ışıldayan madeni andırıyordu. 5 En ortasında insana benzer dört canlı yaratık duruyordu; … 13 Canlı yaratıkların görünüşü yanan ateş közleri ya da meşale gibiydi. Ateş yaratıkların ortasında hareket ediyordu; ışık saçıyor ve içinden şimşekler çakıyordu. 14 Yaratıklar şimşek çakar gibi hızla ileri geri gidip geliyorlardı. 15 Bu dört yüzlü yaratıklara bakarken, her birinin yanında, yere değen bir tekerlek gördüm. 16 Tekerleklerin görünüşü ve yapısı şöyleydi: Sarı yakut gibi parlıyorlardı ve dördü de birbirine benziyordu. Görünüşleri ve yapılışları iç içe girmiş bir tekerlek gibiydi…19 Canlı yaratıklar hareket edince, yanlarındaki tekerlekler de hareket ediyordu; yaratıklar yerden yükseldikçe, tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu. 20 Ruhları onları nereye yönlendirirse oraya gidiyorlardı. Tekerlekler de onlarla birlikte yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi. 21 Yaratıklar hareket ettiğinde onlar da hareket ediyor, yaratıklar durduğunda onlar da duruyor, yaratıklar yerden yükseldiğinde onlar da yükseliyordu. Çünkü yaratıkların ruhu tekerleklerdeydi. 22 Kubbeye benzer, billur gibi parlak ve korkunç bir şey canlı yaratıkların başları üzerine yayılmıştı. 23 Kubbenin altında kanatlarının biri öbürünün kanatlarına doğru açılmıştı. Her birinin bedenini örten başka iki kanadı vardı. 24 Yaratıklar hareket edince, kanatlarının çıkardığı sesi duydum. Gürül gürül akan suların çağıltısını, Her Şeye Gücü Yeten'in sesini, bir ordunun gürültüsünü ansıtıyordu. Durunca kanatlarını indiriyorlardı. 25 Kanatları inik dururken, başları üzerindeki kubbeden bir ses duyuldu. 26 Başları üzerindeki kubbenin üstünde laciverttaşından yapılmış tahta benzer bir nesne vardı. Yüksekte, tahtı andıran nesnede insana benzer biri oturuyordu. 27 Gördüm ki, beli andıran kısmının yukarısı içi ateş dolu maden gibi ışıldıyordu, belden aşağısı ateşe benziyordu ve çevresi göz alıcı bir ışıkla kuşatılmıştı. 28 Görünüşü yağmurlu bir gün bulutların arasında oluşan gökkuşağına benziyordu. Öyleydi çevresini saran parlaklık. RAB'bin görkemini andıran olayın görünüşü böyleydi. Görünce, yüzüstü yere yığıldım, birinin konuştuğunu duydum.

Konuyu dağıtmamak adına devam edelim. Şimdi aklımıza şu sorular geliyor gerçekten de böyle bir kral yaşamış mıydı? Yine anunnakiler yaşamı uzatılan insanları acaba kendilerine hizmet amaçlı mı yanlarına alıyorlardı?

Tevrattaki olaylar gibi bunlarda yıllarca mitoloji olarak günümüze kadar geldi ancak yapılan kazılar gösterdi ki aslında mit dediğimiz gerçeğin ta kendisiydi. Napolyon 1798’de Mısır’ı fethettiğinde orduya eşlik eden bilginler grubu piramitleri ve saklı Mısır tarihini temizlemeye başladılar. Nasıl ki Bisutun Yazıtlarındaki aynı yazının üç ayrı dilde kazınmasıyla Akkad, Babil ve Asur, sonra da Sümer yazıları çözüldüyse Kadim Mısır’ın dilini ve yazılarını çözecek anahtarda Rosetta Köyünde bulunmuştu. Rosetta Köyü yakınlarında aynı yazının üç ayrı dilde kazındığı bir taş tablet bulundu. Sonra Sudan’a kadar uzayan kazılarda anlaşıldı ki gerçekten de Kraliçe Candace diye biri yaşamıştı. Nübye Krallığının en başında iyicil ve bilge bir kraliçe idi ve ondan sonra her başa geçen kadın kraliçeler Candace ismini kraliçelik sembolü gibi benimsemişti.



Sonraki araştırmalar da gösterdi ki Sesonchusis’te yaşamış bir firavundu ve diğer adları Sesostris, Senusert, Koş ya da Kuş idi. Kızıldeniz’in sularının bir parçası olarak tarif edilen gölü geçmesi anısına anıt diken fatihin adı Sesonchusis’ti. Kendisininde dediği gibi birçok fetih yapmıştı. Hem Mısır’ı hem de Nübye’yi yönetmiş bir firavundu. Mısır tarihçileri M.Ö. 2000 li yıllarda Amon RA’ya sadık olan bu firavunun Libya ve Arap topraklarını, Ayrıca Etiyopya’yı ve tüm Kızıldeniz adalarını; Asya’nın büyük bir kısmını fethettiğini yazmışlardı. Heredot bile bu firavunun büyük becerilerini kitabında anlatmıştı.



İSKENDER PES ETMİYOR

Peki, İskender tanrı ile görüşmesinden olumsuz yanıt aldığında pes etti mi? Yazılı kaynaklar bu soruya hayır yanıtını vermektedir. Hayal kırıklığına uğrayan İskender mağara diye çevrilen tanrılara ait yeri terk ederek başka bilgelerin öğüdünü almak, fani kaderinden bir kaçış yolu bulmak, kendisinden önce ölümsüz tanrılar arasına başaranların yolundan gitmek için yapılacak yolculuğa devam etti.

Bir versiyona göre bu gizemli yolculuğunda Hanok ile karşılaşmıştı ve Hanok ona: "Tanrıların gizemlerine burnunu sokma." demişti. Başka bir versiyona göre ise İskender çölden ordusuna katılmak için dönerken atını da sürücüsünü de birden bire havaya kaldıran bir ruh tarafından ele geçirildi ve bu ruh tarafından ışıldayan bir yapının önüne getirildi. Tabi bilim kurgu olarak düşünürsek ileri teknoloji ile taşındığını ve yine bir uzay aracına götürüldüğünü söyleyebiliriz. Orada iki kişi durmaktaydı. Yüzleri ışıl ışıl, dişleri sütten beyaz, gözleri seher yıldızından daha parlak bu iki adam ulu görünümlü adamlardı. Bu iki adam Hanok ve Elyasa(Ilyas) idi. Orada çok fazla kalmasına izin verilmedi ve tekrar ordusunun yanına gönderildi.

Kadim tabletlere göre ve de Tevrat’a göre bu iki kişi de ölmemiş tanrı tarafından gökyüzüne alınmıştı. Hanok tabletlerde Enki tarafından göklere alınmış, Tevrat’ta ise Yahweh tarafından göklere alınmıştı. Elyasa ise Yahweh tarafından ve yüzlerce müridinin önünde göklere alınmıştı. Hezekiel’in UFO olayına çok benzeyen bu olay, Tevrat 2. Krallar 2. Bapta “11 Onlar yürüyüp konuşurlarken, ansızın ateşten bir atlı araba göründü, onları birbirinden ayırdı. İlyas kasırgayla göklere alındı.” Şeklinde açıklanmıştı. O gün bugündür Yahudi geleneklerine göre Elyasa hala ölümsüzdür ve bugüne dek, gelenek onun Fısıh Bayramı arefesinde Yahudi evlerine davet edilmesini gerektirmektedir. Bu kasırga ne olabilir ki diye düşünürken bu olayın çok yakınında bulunan Tell Ghassul kentindeki duvar çizimlerinde cevabını görür gibiyiz.



Hanok ise kadim tabletlerde Enkime olarak geçer ve anunnakiler tarafından defalarca gökyüzüne çıkarıldığı anlatılır. Marduk yani Amon Ra’nın da Enkime’nin kızı Sarpanit ile evlendiği yazılıdır. Tevrat’ta ise göğe yükseldiği anlatılır. Ayrıca Hanok tüm bu yolculuklarını yazmıştır. Hanok’un Kitabı olarak bilinen bu notlar asıl yazıları mıdır bilinmez ama Hanok 1 Etiyopya dilinde ve Hanok 2 Slovakça olmak üzere iki versiyonu günümüze kadar gelmiştir. Bu versiyonları inceleyen bilginler Hanok 1 ve Hanok 2 kitaplarının her ikisinin birden çok daha eski bir orjinalden kaynaklandığını ve eski çağlarda gerçekten de bir Hanok Kitabı’nın var olduğunu önermişlerdir. Hanok kitaplarında kat kat gökyüzüne çıkışını ve her katta neler gördüğünü anlatmıştır. Ayrıca Hanok bazı kaynaklarda Yahweh’in tahtının arkasında sağda duran Metatron olarak görülmüştür.

Kadim ve eski olan günlerde eğer tanrılar yani anunnakiler dilerse, fanilerin yaşamlarını uzatıp yanlarına alabiliyorlardı. Bunun sırrı da anunnakilerin gençleştirici yiyeceklerinden yiyip gençleştirici iksirlerinden içmekti. Ek olarak bu seçilen kişiler normal insanlar arasında yaşamıyor lakin arada bir biz fanilere görünüyordu. Sanırım konudan biraz uzaklaştım devam edeyim.

İSKENDER MUSA'NIN YOLUNU İZLİYOR

İskender Mısır’dan ayrılma vakti geldiğinde Musa’nın izlediği yolu izlemek istedi. Çift Boynuzlu İskender deniz kıyısına vardığında bunun yapılamayacağını gördü ve Musa’yı taklit etme girişiminden vaz geçti. Ancak denizin öte yakasındaki karanlığı keşfetmesi gerekiyordu ve dolambaçlı yollardan gitmeye karar verdi. Ordusunu arkada bırakan İskender çölün kenarındaki Musaş Dağına varır. (Burada acaba Gılgamış’ın gittiği Sina Dağı ile Musaş Dağı aynı yer mi diye düşünmeden edemiyoruz.) Birkaç günlük yürüyüşten sonra duvarları olmayan, üstünde alçak ve yüksek yer olmayan düz bir yol gördü. Güvendiği birkaç dostunu da geride bırakıp tek başına yola koyuldu. Uzun bir yolculuktan sonra bir meleğin ışıldadığını algıladı. Sina Yarımadasındaki insanlara yasak bölgeye geldiğini düşünüyoruz. Melek bize göre anunnaki alevli bir ateşti ve İskender tüm dünyanın oradan çevrelendiğini fark etti. Ateşten melekte İskender kadar şaşkındı: “Sen kimsin ve ne sebeple buradasın ey ölümlü? Daha önce hiçbir insanın giremediği bu karanlığa nasıl nüfuz ettin” diye sordu İskender’e. İskender ise kendisine tanrının kılavuzluk ettiğini söyledi. Yer altı geçitleriyle ulaşılan bu yerde İskender ile melek arasında uzun uzun konuşmalar yaşanmış ve detaylıca yazılmıştır ancak ben kısa geçiyorum.

Melek onu geri dönmesi için ikna etmeye çalıştı ama İskender kabul etmedi. Sonunda melek dedi ki: “Arap diyarında Tanrı Katı karanlığını siyahlığını kurdu. İçinde bu bilginin saklı hazinesi var. Orada Hayat Suyu denilen su pınarı da var; ve ondan içen, bir yudum bile olsa, asla ölmez."

İskender bu su pınarının tam olarak yeri nerede diye sordu. Melek ise “O bilginin varisleri insanlara sor” diyerek konuşmayı bitirdi. İskender elinde bir üzüm salkımıyla ordusunun başına döndü ve tüm eğitimli adamlarını sorgulamaya başladı.

“Kitaplarınızda hiç Tanrı’nın içinde bilginin saklı olduğu bir karanlık yer yaptığını ve Yaşam Pınarı denilen pınarın orada bulunduğunu okudunuz mu?” Etiyopya versiyonunda Bilge Matun diye birisi ortaya çıktı ve o yerin sağ taraftan doğduğunda güneşin üstünde uzandığını söyledi. İskender Matun’u da alarak yine bir yolculuğa çıktı ve karanlığın yerine gitti. Uzun süren yolculuk sonunda İskender yoruldu ve Matun’u önden yolladı. Karanlıkta görmesine yardımcı olsun diye de Sesonchusis’in kendisine verdiği parlayan taşı ona verdi(feneri). Bu taş Adem cennetten ayrılırken alınmış ve Dünya’daki tüm maddelerden ağır bir taş olarak tarif edilir.

Matun yolu dikkatlice izledi ama yine de kayboldu. Sonra büyülü taşı çıkardı ve yere koydu. Yere koyunca taştan ışık yayıldı. Matun ışıkta bir kuyu gördü. Yaşam pınarına rastladığının farkında değildi. Suyun güç verici ve gençleştirici özelliğini fark edince suda yıkanarak bol bol içti. Kuyudan çıktığında artık ne açtı ne de dünyasal kaygısı vardı.

Bir versiyona göre Matun kamp yerine döndüğünde İskender’e keşfinden söz etmedi. Bir başka versiyona göre ise birlikte kuyuya döndüler ama bu defa kuyunun başında insan hatlarına sahip iki kuş adam vardır ve geri dönmelerini emrederler: “Geri dön ey sefil, kutsanmışların diyarına ayak basamazsın. Burası sadece tanrıya aittir.”

Kuş adamı kartal adam olarak hayal edebiliriz. Çünkü kadim tabletlerde uzay araçları ile gezen pilotlar hep kartal adamlar olarak çizilmiştir. Binlerce yıl sonra insanoğlu Ay’a ilk ayak bastığında Neil Armstong’un “Kartal kondu.” Demesi ve Apollo aracının kartal olarak resmedilmesi de düşündürücüdür.



İskender daha sonra Pers İmparatorluğunu tamamen yıkmış ve Hindistan’a kadar gitmiştir. Kendisine sürekli çift boynuzlu miğfer taktığı için çift boynuzlu denmiştir. Yunanistan ile Mısır’ı iki batı, Hindistan ile Aral Gölü’nün güney bölgesini iki doğu olarak zikretmiş, iki batı ve iki doğuyu fethettiğini yazdırmıştır. Sonra her ne hikmetse Babil’e gelmiştir ve 33 yaşında iken Babil’de ölmüştür.



Tarih kitapları Babil’e neden geldiğini ve Babil için sulama kanalları gibi büyük planlar neden yaptığını yazmamıştır. Baştan beri Amon RA nın izinden giden İskender’in sonunda Babil’e gelmesi, ancak Amon Ra’nın diğer adının Marduk olduğu söylendiğinde anlam kazanır.

Babil Esagila Tapınağı, Marduk yani Amon Ra’nın Mısır’dan sonraki ikinci eviydi.



Kim bilir, belki İskender ölmedi ve Hanok, El Yasa gibi seçilerek babası Amon Ra tarafından göklere alındı… bilemeyiz tabi ki diyoruz ve yazıyı bitiriyoruz. Çok teşekkürler efendim…

Gök Türk

2 yorum:

  1. Büyük iskendere Nebi iskender de denir. Ancak, babası Amon Ra denmiş. Amon Ra Tapınağını Hz Yusuf MISIR da yıkmadı mı ? Şirk unsuru olan tapınağın put perestliğin sembolüydü. Yusuf a.s yıktı. Peki, Tanrı denenler bu kadar kutsal olsaydı Peygamberler neden yıktılar o halde ve durdurmaya kimse güç yetiremedi ? Artı, neden helak oldular. Sümer'in 1. tabletin de ATATÜRK2ün yaptırdığı araştırmalarda da savaş yaptıkları metinler çıktı ortaya. Nükleer ve Kimyasal silahlarla ! Rüzgarı hesap edememişler ve rüzgar zehri heryere yaymış. Çil yavrusu gibi kaçışmışlar ''TANRILAR'' Bunlar herşeyi biliyor olsalardı basit bir hesap RÜZGARIN felaketleri olacağını da bilirlerdi. Bunlar bence öldü. Uzaylı denen varlıklar ki 18 bin alem olduğunu biliyoruz. Bu alemler de yaşayan başka türde insanlar var. Tür derken gelişmişlik bakımından tür. Uzaylı denince garip kafalı suratı değişik yaratıklar değil. Bunlar kötülüğün simgeleri olanlar. Sıfatlarının bozuk oluşu bizce Lanetlenmiş olmaları.Ölen ataları kaderi sistemi çözmüş sırları bilen kişilerdi. Ölümsüzlüğü gerçekleştiremediler. Ama, ölmeden evvel gelecekte tekrar var olmak için yani, enkarne de aynı konuma gelmek için yapılacak formülü biliyorlardı. Ölürken bunu uyguladılar. Ama, ne var ki, çoğalım ve genetiksel olarak gelişim değişim ve zaman birimleri hesap edilemeyecek boyutta. Amma 100 yıl amma 1000 yıl sonra dönüşüme vakıf olabiliyorlar. Kendilerine yıldız oluşturuyorlar ve orda yaşıyorlar.Dünya da olup düzelmeleri gereksede yapamıyorlar. Çünkü gönderilme DÜNYASINDA HERŞEYi UNUTARAK GELECEKLER. Bundan kaçış yok işte. O zamanlar insanlara herşey verildi tüm bilgiler. Ama, felaketleri oldu. Hırs ve hükmetme isteği yüzünden.bu da sonları oldu. ANCAK, EVRENi YÖNETEN ALLAH'ın EMRiNDE olan KUTSAL 7 ULU NURANi RUH vardır. Ve de onların altında 12'ler vardır her devirde 12'ler olmuştur. RESULALLAH'ın a.s.s Hadisi şerifin de buyrulur ki ; YA ALi SEN HER PEYGAMBERiN SIRRI iDiN BENiMLE AÇIKÇA GÖRÜNDÜN...

    YanıtlaSil
  2. yaşam pınarı neresiydi? günümüzdeki yeri neresi?

    YanıtlaSil