14 Kasım 2019 Perşembe

18-21 Ocak Eskişehir, Konya, Kapadokya, Hattuşaş Turu

  • Peru’daki Titicaca Gölü kenarında bulunan ve Tanrıların Kapısı ya da Yıldız Geçidi olarak adlandırılan Hayu Marca’ya benzerliğiyle dikkat çeken ve ülkemizdeki ley hattının geçtiği yerlerden biri olduğu iddia edilen Eskişehir Yazılıkaya
  • Mevlana Müzesi
  • Şems Türbesi
  • İnce Minare 
  • Dünya’da yerleşik yaşamın bilinen en eski ve en büyük örneği olan; çanak-çömlek, metal ve toprak kapların insanoğlu tarafından ilk kez kullanıldığı Çatalhöyük
  • Kızören Obruğu ve Obrukhan Kervansaray
  • Bölgenin en büyük yeraltı şehri olan Derinkuyu Yeraltı Şehri
  • Göreme Açık Hava Müzesi 
  • Üçhisar Kasabası, Güvercinlik Vadisi ve Paşabağ Vadisi
  • Gizemleriyle adından çokça söz ettiren Avanos
  • Hacıbektaş Müzesi ve Balım Sultan
  • Cacabey Gök Bilimleri Medresesi
  • Kırşehir Merkez Gezintisi 
  • Japonya’nın katkılarıyla ve mimarisiyle yapıldığı için Japon Müzesi olarak bilinen Kalehöyük’teki Arkeoloji Müzesi
  • Anadolu’nun ilk büyük krallığı ve ilk büyük medeniyeti olan Hititlerin başkenti Hattuşaş
  • Bin tanrılı medeniyet olarak bilinen Hititlerin kutsal tapınma alanı olan Hitit Yazılıkaya
Kayıt işlemleri için; Murathan Sağınç

11 Kasım 2019 Pazartesi

‘Homo Sapiens’ bir laboratuvar ürünü olabilir mi? (Seç Haber Özel)


Kadim tabletlerden ikisi çok önemlidir; W.G. LambertveA. R. Millard tarafından bir araya getirilen Atra Hasis Metni ve Samuel Noah Kramer tarafından çözümlenen Enki-Ninmah Yaratılış Tableti

Bu iki tablet kadimlerin yaradılış tarifi olarak bilinmektedir ve ilginç bilgiler içermektedir. Atra Hasis Metni Anunnakilerin Dünya’daki isyanı neticesinde insanın (sigensidgu) ortaya çıkışını, Enki-Ninmah Metni ise bu ortaya çıkışın teknik detaylarını anlatmaktadır.

Bu iki tabletin ortak noktasında ise Enki ve Ninmah adlı iki Anunnaki yer almaktadır. Enki yapılan tüm bu işlemlerin ardından sonuçları şöyle paylaşmaktadır:

Şeylere biçim veren hünerli kişi sigensidgu’ları meydana getirdi. Enki yanına dikti onları ve baktı onlara, Enki, şekilleyici, onların kafalarına akıl koyduktan sonra anası Nammu’ya şöyle dedi:


Ana, adını koyduğun yaratık var edildi, Tanrıların angaryaları ona yüklendi. Abzu’nun üstünde bulunan kilin özünden yoğruldu.

Ninmah ise şöyle demektedir:

“Yarattım! Onu ellerimle yaptım. Bir insanın üzerine, iyi ya da kötü bir yazgı belirleyeceğim, canımın istediği gibi.”

Bundan sonra da tek tek denemeler ve başarısız sonuçlar yazılmakta, sonunda da istenilen ürüne ulaşıldığı anlatılmaktadır. Tüm bu metinlerden anladığımız kadarıyla olan şey yeryüzünde zaten bulunan primata evrim sıçratılmasıdır. Önceleri sadece primat üzerinde deneyler yapılmış lakin başarısız olunca anunnaki ile primat birleşimi ile yola devam edilmiş, en sonunda da ara form insan ortaya çıkmıştır.

Burada gördüğümüz aslında tüp bebek yöntemine benzer bir yöntem ile Homo Erectus-Anunnaki birlikteliği sağlanmış, ürünlerin genetiğine müdahale edilerek transgenik bir insan formu ortaya çıkarılmıştır.

Şimdi soruyoruz; Tabletlerdeki gibi insan embriyosuna müdahale edilerek transgenik insan formu ortaya çıkarabilmek olabilecek bir şey mi yoksa sadece bir hayal mi?

Günümüze dönecek olursak; ABD Eski Başkanı Bill Clinton 1995 yılında düzenlediği bir basın toplantısında şunları söyledi: “Ülkemizin çeşitli yerlerindeki hastanelerde, üniversitelerde ve askeri üslerde hükümet destekli binlerce deney yapıldı ve bunlar gizli tutuldu.”

Bu açıklamayla devletin gizli kapaklı tesislerindeki deneylerde hayvanların yanı sıra insanların da kullanıldığı ortaya çıkıyor ve bunun için hükümetin en üst temsilcisi tarafından halktan özür dileniyordu. Ancak ironi yaparcasına Clinton’un açıklamasından bir yıl sonra Wisconsin Üniversitesi’nden izin alan James Thompson, tüp bebek kliniklerinden deneyleri için 36 embriyo temin etti.

O yıllarda ABD’de tüp bebek klinikleri kısırlık için yaygın bir çözüm haline gelmişti. Tüp bebek için anneden alınan yumurtalar babanın spermleriyle dölleniyor ve embriyolar kısa bir süre kuluçkada büyütülüp annenin rahmine geri ekiliyordu. Ancak embriyoların üçten fazlası genelde ekilmiyor ve bu fazla embriyolar ya atılıyor ya da saklanıyordu. Nadiren de taşıyıcı anne olmak isteyenlerin bedenine ekiliyordu. İşte James Thompson bu fazla embriyolarla deneyler yapmak için tüp bebek kliniklerinden 36 embriyo temin etmişti.

Thompson’un bu embriyolardan elde ettiği kök hücreler insan embriyogenezinin pek çok özelliğini sergilemişti ama yine de büyük kısıtlamalar vardı. Tüm insan dokularını oluşturma yetilerine sahip olsalar da sperm ve yumurta gibi belirli hücreleri verimli şekilde oluşturamıyorlardı. 1998’de Thompson’un makalesi Science dergisinde yayınlandıktan sonra ABD, Çin, Japonya, Hindistan ve İsrail gibi ülkelerdeki araştırmacılar, genlerin üreme hücreleriyle aktarımını sağlayabilecek bir insan embriyonik kök hücresi keşfedebilmek amacıyla embriyolar üzerinde çalışmaya başladılar.

Thomson’un çalıştığı Embriyonik Kök Hücreler(EK hücre) neden önemliydi?

Organizmadaki hücreler çeşitli nedenlerle ölünce bu ölü hücreleri yenileriyle değiştirmek için organların yeni hücre yapma yöntemlerine sahip olması gerekir. İşte bu işlevi kök hücreler yerine getirmektedir. Kök hücre, kendine has iki niteliği olan özel bir hücre tipidir. Birincisi farklılaşarak sinir hücresi veya deri hücresi gibi diğer işlevsel hücre tiplerine dönüşebilir. İkincisi ise kendisinin kopyalarını yaparak kendini yenileyebilir. Oluşan yeni kök hücreler de, tıpkı diğer kök hücreler gibi belli bir organın işlevsel hücrelerine dönüşebilir veya kendilerini yenileyebilir.

Kök hücre, kendi doğurganlığını hiç yitirmeden sürekli çocuklar, torunlar, üçüncü kuşak torunlar üreten bir nine gibidir. Bir doku veya organın hücreleri için sonsuz bir rezervuar görevi görür.

Çoğu kök hücreler sınırlı alanlarda bulunur ve sınırlı üretimler yapar: Örneğin kemik iliğindeki kök hücreler yalnızca alyuvar üretir. Fakat bir de embriyo halinde oluşan kök hücreler vardır ki bunlara embriyonik kök hücre ya da EK Hücre denir. EK Hücreler; her hücre tipine dönüşebilir ve bu dönüşüm özelliğine pluripotent denmiştir.

Ek hücreler ayrıca laboratuvarda organizmanın embriyosundan alınıp petri kaplarında çoğaltılabilirler, tüplerde dondurulup tekrar ısıtıldıklarında hayata dönebilirler, ayrıca genomlarına kolayca yeni genler eklenebilir veya var olanlar çıkarılabilir. Erken embriyonun hücreleriyle karıştırılıp farelerin rahmine konduklarında, bu hücreler bölünüp katman oluşturmuşlar ve her türlü hücreye dönüşmüşlerdir. Sonra da bu dönüşen hücreler organları oluşturacak şekilde organize olmuşlar ve çok katmanlı, çok hücreli organizmayı ortaya çıkarmışlardır; ‘gerçek bir fare!’

Ek hücrelerin bir başka kolaylığı da genomun hedeflenen noktalarında değişiklik yapmayı mümkün kılmıştır. Hatta bizzat genlerin içinde genetik değişiklikler yapma imkânı vermiştir. Bu sayede insanoğlu bir eşiği daha geçmiştir. Artık Ek hücreler sayesinde araştırmacılar istedikleri bir geni manipüle edebilmekte, bu genetik değişikliği genomda kalıcı hale getirebilmekte ve kuşaktan kuşağa aktarabilmektedir. Laboratuvar kabında hızlandırılmış evrim denen bu süreç doğal mutasyonları, insan eliyle ve istenen hedefe doğu yapılabilir hale getirmiştir. Genleri değişen hayvanlara Transgenik Hayvanlar adı verilmiş, 1990’ların başında yüzlerce laboratuvarda transgenik fare soyları yaratılmıştır.

Bu deneyler aynı zamanda zorlu etik soruları da beraberinde getirdi.

*Bu teknik insanlarda da kullanılabilir miydi?

*Transgenik insanların ortaya çıkışını kim denetleyecekti?

*Bu işin bir sınırı olmalı mıydı?

Bu noktada Anunnakilerin Atra Hasis metni aklımıza gelmektedir. İnsanoğlu sonunda bu aşamaya gelmişti ve artık geleceğe doğru yolunu çizmesi gerekiyordu.

1990’larda genetik tanıda önemli bir eşik daha aşıldı: Nature dergisinde yayınlanan bir makalede, embriyo henüz kadının bedenine nakledilmeden önce genetik tanıya izin veren yeni bir teknoloji tanıtıldı: İmplantasyon Öncesi Genetik Tanı Yöntemi

Tüp bebek yöntemiyle oluşturulan embriyo nemli kuluçkanın zengin besi suyunda bölünerek hücrelerden oluşan bir topa dönüşür. Üç günün sonunda hücrelerin sayısı 8 ve ardından 16 olur. İşte bu noktada içinden birkaç hücre çıkarıldığında embriyo hiçbir şey olmamış gibi normal gelişimine devam eder. Yani insan yaşamının bu aşamasında kuyruğunu kaybeden ama bundan hiç etkilenmeyen bir kertenkele gibidir.

Bu noktada insan embriyosuna erken bir safhada biyopsi yapılmaya başlandı. Çıkarılan hücreler genetik testler için kullanılabiliyordu. Testler tamamlandığında doğru genleri taşıyan embriyo rahme yerleştirilip diğerleri öldürülmeden dondurularak saklanabiliniyordu. Böylece insanoğlu pozitif ve negatif ıslahı bir arada, hem de cenini öldürmeden gerçekleştirmeye başlamıştı.

İmplantasyon öncesi genetik tanı da denen bu yöntem ilk defa 1989’da İngiltere’de kullanılmıştı. İki İngiliz çiftin birinin geçmişinde X Kromozomu bağlantılı zihin geriliği, diğerinin geçmişinde X Kromozomu bağlantılı bağışıklık sendromu vardı. Her ikisi de sadece oğlan çocuklarda görülen ve tedavisi olmayan hastalıklardı. Embriyolar dişi olanlardan seçildi ve her iki çiftte de sağlıklı ikiz kız çocukları doğdu. Bu ilk iki vaka neticesinde bazı ülkeler(Almanya ve Avusturya gibi) bu teknolojiye hemen yasak getirdiler. Bu yöntem, şu anda tek gen kaynaklı pek çok hastalığın henüz embriyo aşamasında tespit edilip elenmesi için kullanılabiliyor.

Embriyonik Kök Hücre Çalışmalarının ABD’de Yasaklanması

2001 yılında ise George Bush, ABD’de devlete bağlı tüm Ek hücre araştırmalarını o ana kadar üretilmiş olan 74 hücre hattıyla sınırladı. Artık tüp bebek merkezlerinden embriyo alınmayacaktı. O sırada kök hücre araştırmalarının devamını isteyen bilim adamları ve hastalar Washington sokaklarında gösteriler düzenlemeye başladılar. Bush ise buna karşılık “atık” tüp bebek embriyolarının taşıyıcı annelere nakledilmesiyle dünyaya gelen çocukları yanına alarak basın toplantılarına çıktı.

İnsanoğlu kritik bir eşikteydi. 300 000 yıl önceki Enlil ile Enki arasındaki ahlak ve etik tartışmaları bu kez insanlar arasında tekrar alevlenmişti. Bu tartışmalar sonunda 2009’da Obama hükümeti ABD’de yeni Ek hücre temini üzerindeki yasağı kaldırdı ve embriyolar üzerindeki çalışmalara izin verdi. Ancak Ulusal Sağlık Enstitülerinin iki yasağı hala devam ediyor:
Üzerinde çalışılan bu embriyoların insan ve hayvanlara aktarımı yasak, yani Enki ve Ninmah yaratılış Mitindeki ortaya çıkmış kusurlu insanları bir müddet daha göremeyeceğiz.
Ek hücrelerdeki çalışmaların sperm ve yumurta hücrelerine geçme ihtimali olan çalışmalara izin verilmiyor.

2014 kışında İngiltere’deki Cambridge Ünv. ve İsrail’deki Weizmann Enstitüsü’nden bir grup embriyolog ortak çalışarak ilkel tohum hücreleri –sperm ve yumurta benzeri hücreler – yapmak için bir sistem geliştirdiler. Tabi yapay insan embriyosu yaratma konusundaki yasal sınırlamalardan dolayı bu hücrelerin insan embriyosuna dönüşme durumu olur mu bilmiyoruz. Ancak kalıtım aktarabilme becerisine sahip hücre elde etme işinin kabasını hallettik.

İnsan genom mühendisliği için kritik bir eşikteyiz, özel bir andayız…
Gerçek bir insan Ek hücresi temini(sperm ve yumurta oluşturma becerisine sahip)
Bu hücre üzerinde güvenli ve kasıtlı genetik müdahaleler sağlayacak bir yöntem
Geni değiştirilmiş bu kök hücrelerin insan sperm ve yumurtalarına dönüştürülmesi
Bu değiştirilmiş sperm ve yumurtalardan tüp bebek yöntemiyle insan embriyosu üretimi
Genetiği değiştirilmiş insanın doğumu

Dünya’da genetik bilim kendi kendini sınırlamışken ve Atra Hasis Destanındaki Enlil’in söyledikleri 300 bin yıl sonra bu defa kabul edilmişken 2015 baharında Çin’deki bir laboratuvar kritik eşiği aştığını ve etik sınırları ihlal ettiğini duyurdu.

Guangzhou’daki Sun Yat Üniversitesi’nde Junjiu Huang önderliğindeki bir ekip, bir tüp bebek kliniğinden 86 insan embriyosu elde etmişti ve yaygın bir kan hastalığından sorumlu bir geni düzeltmek için CRISPR/Cas9 sistemini kullanmayı denemişti. Bu çalışmada 71 embriyo hayatta kalmış ve denenen 54 embriyodan yalnızca 4 tanesinde düzeltilmiş geni yerleşmişti. Bu embriyoların rahme aktarılıp aktarılmadığı bilinmiyor çünkü Çin bilgi vermiyor.

Dünyanın her yerinden bilim insanları, insan embriyosunu modifiye etme girişimine üzüntü ve endişeyle tepki verdi. Nature, Cell ve Science gibi en üst düzey bilimsel dergiler sonuçları yayınlamayı reddettiler. Sonuçlar Protein+Cell adlı internet sitesinde yayımlandı. Bu olaydan sonra Batıdaki yasakların kaldırılması gerektiği konuşulmaya başlandı. İnsan embriyosunun genomunu değiştirme projesi, kıtalar arası bir yarışa dönüyordu ve Çin bir adım öne geçmişti.

Peki, 1000 yılın buluşu da denen bu CRISPR/Cas 9 Yöntemi neydi?

Bakteriler virüs saldırılarına karşı özel savunma sistemleri geliştirmişlerdir. Bu iki ezeli düşman arasındaki çetin savaş o kadar uzun süredir devam etmektedir ki, virüslerin özellikleri bakterilere, bakterilerin özellikleri virüslere göre evrilmiştir. Bu düşmanlık genlere kazınmıştır. Virüsler bakterileri istila edip öldürmek için genetik mekanizmalar geliştirmiş, bakterilerde kendilerini savunmak için başka mekanizmalar geliştirmiştir. İyi bir viral enfeksiyon saatli bomba gibidir. Bir bakteri birkaç dakika içinde bombayı etkisiz hale getirmezse sonunda kendi de patlar.

2000’lerin ortalarında Philippe Horvarth ve Rodolphe Barrangou adlı iki araştırmacı bakterilerin virüslere karşı kullandığı bu savunma mekanizmalarından birini keşfetmişlerdi. Danimarka’da bir gıda şirketinde görevli olan bu iki araştırmacı peynir ve yoğurt üzerinde çalışırlarken bazı bakteri türlerinde, istilacı virüsleri felç etmek için virüslerin genomlarını kesen bir sistem görmüşlerdi. Bir tür moleküler sustalı bıçak diyebileceğimiz bu sistem, istilacı virüsleri DNA dizilerinden tanıyor, ardından virüsün DNA’sını gelişigüzel yerlerinden değil de hep belli yerlerinden kesiyordu.

Kısa bir süre sonra bakteri savunma sisteminin en az iki kritik bileşeni içerdiği anlaşıldı. Bunların birincisi “Arayıcı” idi. Bu arayıcı RNA virüs DNA sının ayna görüntüsüydü. Sanki bakteriler kendilerini yok eden virüsün resmini çekmiş ve bu virüse karşı bir koruma geliştirmişti. Savunma sisteminin ikinci elemanı ise “İnfazcı” idi. Viral DNA fark edildiği anda bakteride ki Cas9 adlı bir protein bölgeye geliyordu ve kesme işlemine başlıyordu.

2011 yılında Emmanuelle Charpentier adında bir bakteriyolog ile Jennifer Doudna adında bir biyolog (RNA biyolojisi üzerine çalışan) bir araya gelmişlerdi. Charpentier, Doudna’ya bakterilerin bağışıklık sistemlerine olan ilgisinden bahsetti ve 2012’de Charpentier ve Doudna bu sistemin programlanabilir olduğunu fark ettiler. Sonra da bu savunma sistemini kandırmayı öğrendiler: Arayıcı’yı sahtesiyle değiştirerek savunma sistemini başka genlere ve genomlara kasti kesikler açtırabiliyorlardı.

Doudna ve Charpentier “CRISPR/Cas9” adı verilen mikrobiyal savunma sistemiyle ilgili bulgularını 2012’de Science dergisinde yayımladılar. Makale çıkar çıkmaz biyologların hayal dünyasını harekete geçirdi. Takip eden yıllarda bu tekniğin kullanımı bomba gibi patladı.

Bu çok büyük bir adımdı ve şu anlama geliyordu: Bir gene atılacak kasti kesik potansiyel mutasyon kaynağı demekti. Artık genetik biliminin sonraki adımı istenilen bir geni keserek mutasyona uğratmak olabilirdi. Gen kesildiğinde kesilmiş bir halatın iki ucu gibi iki DNA ucu açığa çıkar ve bu uçlar budanır. Budamanın ardından gen, kayıp bilgiyi tekrar yerine koymanın derdinde kopya arar. Normalde, kesilen gen bu kayıp bilgiyi telafi etmek için hücrenin içinde bulunan diğer genin kopyasından almaya çalışır. Fakat hücrenin içi yabancı DNA ile dolmuşsa, o zaman gen bu bilgiyi ortalıktaki sahte DNA’dan kopyalar. Böylece sahte DNA parçasındaki yazılı olan bilgi, genoma kalıcı olarak kopyalanmış olur. Bu sisteme genom editleme ya da genomik ameliyat denmiştir.

Bu sayede mutasyona uğramış ve hastalığa sebebiyet veren bir gen, o genin ilk haliyle düzeltilebilir. Artık geni dilediğimiz gibi değiştirebilir ve genoma yeni genetik kod yazabilir durumdayız.

Bu kadar TESADÜF’ün üst üste gelmesi bizi yine anunnakilere götürüyor. Mikroplar tarafından geliştirilmiş kadim bir savunma mekanizması yoğurt mühendisleri tarafından keşfediliyor. RNA biyologları tarafından baştan programlanıyor. Şimdilerde yeni bir sistem daha geliştiriliyor. TALEN adı verilen bu enzim, genom editleme de kullanılıyor.

Son olarak soruyoruz;

Çin’de halen dört ekip daha insan embriyosuna kalıcı değişiklikler yapma çalışmaları yaptıklarını duyurmuşlardır. Tabi ki bu bizim bildiğimiz, bir de bilmediklerimiz var ki, bunu da ancak sonuçlar üzerinden tahmin edebiliyoruz. Çin’de gece görüşüne sahip çocuk gibi örnekler bu çalışmaların bir ürünü olabilir mi?

Tabletlerdeki gibi insan embriyosuna müdahale edilerek transgenik insan formu ortaya çıkarabilmek olabilecek bir şey mi yoksa sadece bir hayal mi?

Mavi kanlı insanlar gerçekten var mı? (Seç Haber Özel)


Komplo teorilerinin temel konularından birisidir “Mavi Kanlı İnsanlar” konusu. Sayısız iddia ve görüş ortaya atılmıştır bu konuyla ilgili ancak böyle insanların varlığına ilişkin henüz bir kanıt bulunamamıştır. Anunnakilerin ve onların dünyadaki temsilcisi olan ailelerin mavi kanlı olduğu ile ilgili görüşlerde mevcuttur. Biz de bu konuyu araştırarak mavi kan konusunu iki şekilde değerlendirdik; Sembolik ve Biyolojik

“Mavi Kan” sembolik bir kavram ise bize neyi anlatıyor?

Bununla ilgili görüşlerden ilkine bakacak olursak; bu terimin aslı İspanyolca’da ‘Sangre Azul’ Olarak bilinmektedir. İspanya’da, Kastilyalı krallar “Arap veya Yahudi kanı taşımadıklarını” ima etmek için ‘Sangre Azul’ yani ‘Mavi Kanlı’ olmakla övünürlermiş.




İkinci bir görüş de; benzer şekilde İspanya merkezlidir. Güneşten korunan beyaz tenli İspanyol aristokratlarının kollarında mavi damarlar daha belirgin görünmekte oysa yakıcı sıcakta tarlada çalışan köylülerin vücudu güneş yanığı içinde kalmaktadır. “Mavi Kanlılar” terimi mavi damarlı soyluları işçi ve köylülerden ayırmak üzere İspanyol diline girmiş ancak; daha fazla sahip çıkanlar ise İngilizler olmuştur. Sürekli eldiven giyen soylu kadınların bembeyaz tene ve mavi-mora yakın el damarların olması da bu iki görüşü desteklemektedir.



Üçüncü bir görüşe göre ise; Avrupalı asiller vaktiyle Tanrı’nın adını kullanarak sık sık yemin ederler, hatta küfür ederlermiş. “Nom de Dieu = Tanrı’nın adı” yahut “Par le sang de Dieu = Tanrı’nın kanı adına” en çok kullandıkları küfürmüş. Rivayete göre, bir din adamı Tanrı’nın adını lekeleyen bu tür küfürleri yasaklamış. Asiller de, dillerini tutamadıkları için, “Dieu = Tanrı” kelimesini, sesçe benzeyen ama masum “Bleu = Mavi” ile değiştirip, “Par Sang Bleu” şeklinde küfreder olmuşlar. Bu küfürleri sadece asiller kullandığı için, halk, asil sınıfa “lessangbleus” yani “Mavi Kanlılar” adını takmış.

Bir başka görüş ise; Agryria ismi verilen bir deri hastalığıyla ilgili. O vakitler soylular kendilerini her türlü hastalıktan ve özellikle vebadan korumak amacıyla gümüş çatal bıçaklar kullanır ve hatta gümüş tabletler yutarlarmış. Gümüşün fazla kullanılması durumunda Agryria denen bir deri hastalığı ortaya çıkmakta tenleri maviye benzeyen insanlara sebep olmaktaymış. Aynı hastalıktan muzdarip olan bir diğer grup ise gümüş madenlerinde çalışan işçilerdir.



Tüm bu görüşleri sunduktan sonra diyoruz ki “Mavi Kanlılar” teriminin eğer bir sembolik anlamı varsa; bize göre en makul açıklama bu yakıştırmanın beyaz tenlerini koruyabilmiş asilzade sınıfından ortaya çıkmış olmasıdır. Mavi kan teriminin ortaya çıktığı dönemlerde, işçi sınıfı aydınlanan günle birlikte çalışmaya başlar ve gün batana kadar mesailerine devam ederlerdi. Çalışmak zorunda olmayan asil sınıf ise şapkalarıyla gezen beyler ve yaz kış ayrımı olmadan ellerinden şemsiyelerini düşürmeyen hanımlardan oluşmaktaydı. İşçi sınıfı tüm gününü güneş altında çalışarak geçirdikleri için ten renkleri esmerleşirdi. Güneşten korunabilen ve beyaz tenlerini muhafaza eden asilzade sınıfının ise damarlarından akan kan, ten renkleri sebebiyle seçilebilir hale gelirdi. İşte bu mavi kandı.



Bu yüzden de soylu kişilerin kanlarının mavi olduğuna dair bir rivayet ortaya çıkmış olabilir. Günümüzde bile “mavi kanlı” deyişi işaret edilen kişinin soylu olduğunu göstermektedir.

Kısaca “Mavi Kan” Avrupa soylularının damarlarında akan, asilzadelerin beyaz derilerinin altında görülen mavimtrak grimsi bir kan olarak görülmektedir. Hatta Avrupa Birliği bayrağında bulunan mavi fon üstündeki yıldızlarında bu aileleri simgelediği iddiaları mevcuttur.



“Mavi Kan” eğer sembolik değilse, fiziksel olarak nasıl olabilir?

İnsan, hayvan ve bitkide oksijen taşıyıcı moleküller mutlaka bir metal içermektedir ve Oksijen bu metale bağlanıp taşınmaktadır. Metali sırtlayan/taşıyan protein zincirlerine”Globulin”demekteyiz.

Omurgalılarda, oksijen taşıyıcı moleküllerin genel adı “hemoglobin” olarak bilinir ve metal olarak demir kullanan moleküllerdir. Demir oksijene bağlandığında paslanan çivilerde de görüldüğü üzere kırmızı rengini almaktadır. Hemoglobin metali % 90 demirden oluşmakta, ancak içinde küçük bir miktar bakır da bulundurmaktadır.



Yerküremizdeki omurgasız, küçük deniz hayvanlarında metali bakır olan oksijen taşıyıcı moleküllerde keşfedilmiş ve “hemocyanin” adi ile adlandırılmıştır. Bakır oksijen ile birleştiğinde mavi renk almaktadır. Avrupa’daki kiliselerin mavi çatıları bu sayede olmaktadır. Kısaca mavi renkli kanı olan canlılarda oksijen taşıyıcı moleküldeki metalin bakır olduğunu direkt söyleyebiliriz.



O zaman şöyle diyebilir miyiz?

İnsan kanında demir hâkim ama; biraz bakır bağlanan kısmı da var hemoglobinin. Bu yüzden de insan kanı kırmızıdır. Anunnakilerin ve onların dünyadaki temsilcileri olan ailelerin kanında ise yüksek miktarda bakır hâkim olabilir ve düşük oranda ikinci bir metal de olabilir. Bu sayede kan renkleri mavi olanlar olabilir. Kısaca kırmızı kanlı varlıklara sıcakkanlı –mavi kanlı varlıklara soğukkanlı da diyebiliriz.

Biz de mavi kanlı olsaydık ne değişirdi?

Kanımızda demir yerine bakır daha fazla olsaydı, yani mavi kanlı olsaydık çok daha farklı olabilirdi belki de çünkü bakırın iletkenliği çok yüksektir. Hatta bakır, altın ve gümüşten sonra en iletken metaldir. Bakırın sağladığı bu yüksek iletkenlik zihin ve beden fonksiyonlarına algı açıklığı, uzun mesafe iletişim gibi ekstra özellikler kazandırıyor olabilir. Bakır ayni vücut içinde iletişimi de yükseltebilir. Sağlıklı insanda her tür yara çok daha çabuk iyileşmekte ve hücreler birbirleriyle hücre zarı tonusu /elektrik potansiyelini her an paylaşmaktadır. Yaralı doku çevresindeki sağlıklı hücre sinyalini bakır iletkenliğiyle ne denli güçlü alırsa o kadar çabuk toparlanabilir.

Bakırın ikinci faydası dokuya oksijen sağlama gücü olabilirdi. Hemoglobin molekülünde demire bağlı oksijenin, demirden ayrılıp dokuya salınımı ve hemocyanin molekülünde bakıra bağlı oksijenin bakırdan ayrılıp dokuya salınım dinamikleri farklıdır. Demirden ayrılış çevre şartlar ile çok ilgilidir. Dokudaki düşük oksijen yanında demir mitokondrial aktiviteden etkilenmektedir. Mitokondri aktif enerji üretiyorsa demir dokuya daha yoğun oksijen serbest bırakmakta aksi halde ise daha düşük miktarda oksijen bırakmaktadır. Bakırdan oksijenin serbest bırakılması ise çevresel şartlardan göreceli olarak daha bağımsızdır.

Bakır; altın ve gümüşe kıyasla daha ulaşılabilir olduğu için tek başına ya da başka metaller ile karıştırılarak tarih boyu hep kullanılmıştır. Örneğin; kalay ile karıştırıp bronz üretilmesi gibi…

Sonuç olarak; mavi kanlı bir insan ortaya çıkana kadar burada anlatılanlar hep bir olasılık olarak kalacaktır.

Bu araştırmamda bana yardımcı olan sevgili dostum Hematopatolog Dr. Özden Özer’e teşekkürler.