9 Eylül 2015 Çarşamba

Plüton'dan Gelen İlk Bilgiler ve Nibiru/Planet X


Plüton ve Nibiru/Planet X

Güneş’ten 4,8 milyar km uzakta olan gezegenden gelen ilk bilgiler bilim dünyasını şaşkına çevirdi:

1. Güneş’ten bu kadar uzak olmasına rağmen jeolojik olarak nasıl aktif kaldığını, gezegen kabuğunun zaman zaman eriyerek nasıl yüzeyini düzlediğini bilemiyorlar. Oysa onlara göre Ay gibi kraterlerle kaplı olmalıydı.

2. Plüton’daki siyah lekelerin hemen hemen aynı boyda ve düzenli aralıklarda olmasını anlayamıyorlar. Bu şekillere yol açacak bir jeolojik sürecin henüz bilinmediğini kabul ediyorlar.

3. En çok şaşırdıkları ise Dünya’ya oranla muazzam büyüklükte sayılabilecek atmosferini anlayamıyorlar. Evren’in ortalama sıcaklığı -270 derece iken bu atmosfer sayesinde Plüton’un sıcaklığı -229 derece olarak kala biliyor.

Güneş Sistemine ait bir onuncu gezegen olduğunu ve adının Sümer Tabletlerinde yazılı şekliyle Nibiru bilimsel şekliyle Planet X olduğunu iddia eden bizlere göre bu sonuçlar çok anlamlıdır. Şu net bir şekilde görüldü ki gezegenlerin kendi iç dinamikleri bulunmaktadır. Yıllardır buz ve gaz olarak görülen Plüton; bugün iç ısısını koruyan, buz volkanları ve gayzerler barındıran, kendini koruma adına Dünya’dan çok daha büyük atmosfer oluşturan bir gezegen ise artık kimse çıkıp şöyle olmalıydı, böyle olmalıydı dememeli… 

Bugün Uranüs, Neptün ve Plüton yörüngelerinde görülen sapmalar tüm otoritelerce kabul edilmektedir. Sadece bunun nedeni bilinmemektedir. Bizlere göre ise bunun nedeni Planet X dediğimiz onuncu gezegendir. Planet X yani Nibiru çok yakında halka açıklanacak. Ancak gezegen tanımı değiştiği için gezegen denmeyecek. Eliptik yörüngeye sahip ve başka gezegenlerin yörüngesini kesen bir gezegen artık gezegen olarak nitelendirilmiyor. Plüton’da eliptik yörüngesi nedeniyle gezegenlikten çıkarılmıştı. Bu arada bana göre Plüton hala bir gezegendir. Sırf gezegen tanımı değişti diye Plüton’u gezegenlikten çıkaranları ciddiye almıyorum. Bana göre gezegen tanımı Sümer’de çok net yapılmıştı. On gezegen ve asteroit kuşağı (dövülmüş bilezik) Berlin Müzesinde hala sergilenen VA 243 nolu tablete aynen işlenmişti. 

Planet X 3600 yıllık eliptik bir yörüngeye sahip ve de 500 yıldırda Dünya’ya doğru yaklaşmaktadır. Güney semalarından yaklaşan gezegeni izlemek için iki büyük teleskop yapılmıştır. Şili’de ESA’nın Atacama Teleskobu ve Antartika’daki North Pole Teleskobu son sekiz yılda yapılmıştır. Zaten de İnternete düşen Planet X videolarının birçoğu North Pole Teleskobuyla çekilmiş ve basına sızdırılmış resimlerdir. Teşekkürler.

Gök Türk 

Mısırlılar ve Güneş Sistemi


Mısırlılar ve Güneş Sistemi

Sümerliler gibi Mısırlılara göre de Güneş, güneş sistemimizin merkezinde yer almaktaydı ve sistem 12 üyeden oluşmaktaydı(Güneş, Ay ve On Gezegen)
İyi korunmuş ve Tanrıça Nut'a ait olan bir mumya tabutunda bunu rahatlıkla görebiliriz. 


1857'de H.K. Brugsch tarafından Teb'de bir mezarda keşfedilen bu tabut çok ilginç ayrıntılar içermektedir:
Tanrıça Nut tabutun tepesine boyanmış orta panelde gösterilmektedir.(1)

Çevresinde Zodyak'ın on iki takımyıldızı yani burçlar kuşağı yer almaktadır.(2)

Tabutun yanlarında en dip sıralar gecenin ve günün on iki saatini göstermektedir.(3)

Orta konumda, ışıklar saçan Güneş'in küresi görülmektedir.
Gezegenler daha önce den belirlenmiş yörüngelerinde yani Göksel Kayıklarında yol alırken gösterilmektedir.
Güneş'in yanında, Merkür ve Venüs'ü(dişi gezegen) görmekteyiz. Nut'un solundaki panelde Horus'un amblemi ile Dünya'yı, Ay'ı, Mars ve Jüpiter'i Göksel Kayıklarında yol alan Göksel tanrılar olarak görmekteyiz.(4)

Jüpiter'in ötesinde, sağ panelde Saturn, Uranüs, Neptün ve Plüton'u simgeleyen dört göksel tanrı daha vardır ve kayıksızdır.(5)

Mumyalama zamanı, mızrakçının mızrağını Boğa'nın(Boğa Presesyonu) ortasına doğrultmasıyla işaretlenmiştir.(6)

Böylece tüm gezegenleri, modern atronominin daha yeni keşfettiği dış gezegenler de dahil olmak üzere doğru sırada yer almaktadır. (Burgsch'de kendi zamanındaki herkes gibi Plüton'da habersizdir o dönemde.)

Eski çağlardaki gezegensel bilgileri inceleyen bilginler, kadim halkların Dünya'nın çevresinde dönen Güneş ve beş gezegen olduğuna inandıklarını varsaymışlardır. Bu inanç Orta Çağ Avrupa'sına kadar kendini korumuştur onlara göre... (Modern Avrupa bile 500 sene öncesine kadar öğrenememişken kadim halkların bu bilgiye sahip olmasını kabul edemeyen batılı düşüncesi...) Bu bilginlere göre daha fazla sayıda gezegenin resmedilmesi şaşkınlık eseriydi. Oysa şaşkınlıktan ziyade doğruluk vardı. Güneş, sistemin merkezindeydi, Dünya bir gezegendi, Dünya ve Ay'a ve de bugün bildiğimiz sekiz gezegene ek olarak bir büyük gezegen daha vardı(Nibiru). Hepsinin üstünde, kendi kocaman göksel yörüngesi yani göksel kayığıyla büyük bir göksel efendi biçiminde resmedilmişti halen daha keşfedilemeyen bu gezegen.(Uranüs-1781, Neptün-1846, Plüton-1930 da keşfedildi bu arada...)


Sümer kaynaklarına göre bu Göksel Efendi'den yani Nibiru'dan gelen astronotlar dört yüz elli bin yıl önce Dünya gezegenine inmişlerdi.
Kaynaklar:
http://www.astrologicalsociety.us/egyptian-zodiacs/4-1.html
Gökyüzüne Merdiven - Zecharia Sitchin
www.bibliotecapleyades.net
www.ancientegyptonline.co.uk/nut.html

Kayıp Ülkenin Mülteci Halkı: Sümer (Mezopotomya'nın Kaderi: Bitmeyen Sürgün)



Kayıp Ülkenin Mülteci Halkı: Sümer (Mezopotomya'nın Kaderi: Bitmeyen Sürgün)

20. Yüzyıl siyaseti dendiğinde; savaşlar nedeniyle ülkelerinden kaçıp başka topraklara sığınan milyonlarca mülteci, siyasi haritaların yeniden düzenlenişi, uluslararası savaşlar ve nükleer silahların kullanımı, iki büyük dünya savaşı, devasa bir politik ve ideolojik sistemin dağılışı, imparatorlukların yerine ulus milletlerin doğuşu akla gelir…
M.Ö. 20. Yüzyılda da durum bundan pek farklı değildi. Mezopotamya metinlerinde mülteci anlamında kullanan sözcük “Munnabtutu” idi yani yıkımdan kaçanlar. Bunu kendi deneyimimiz ışığında ”yerlerinden edilen kişiler” şeklinde de tercüme etmek mümkündür.
Sümer Medeniyetinin M.Ö. 2023 te görünmez bir güç tarafından yıkılışıyla halkından geriye kalanlar dört bir yana dağıldı. Sümerli doktorlar ve gökbilimciler, mimarlar ve heykeltraşlar, mühür kesiciler ve kâtipler başka ülkelerde öğretmenler oldular. Sümer Medeniyetinin tarihteki birçok “ilk” e sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Maalesef “İlk Büyük Sürgün” de Sümerlere aitti.

Peki, Sümer’den arda kalan ve sürgüne zorlanan Sümer insanları ne kadar uzaklara gidebilmişti? Bunu yabancı ülkelerde birbiri ardınca gelişen yabancı kültürlere bakarak görmek mümkündür. Bunlar; yazısı çivi yazısı olan, dillerinde özellikle bilim dalında sayısız Sümerce “ödünç kelime” bulunan, tanrıları yerel isimleriyle anılsalar da panteonları Sümer panteonu, “mitleri” Sümer “miti”, kahramanlık hikâyeleri Sümer kahramanlarının hikâyeleri gibi olan kültürlerdir.

Sümer halkından geriye kalan Sümer’in kayıp insanlarını sonraki iki-üç yüzyıl içinde kurulmuş yeni ulus devletlerin bulunduğu yerlerde görebiliriz. Marduk ve Nabu’nun takipçileri olan Batılıların (Amurrular), Babil’in kuzeyindeki Asur’un, Anadolu’daki Hitit’in, batı da Hurrilerin Mitanni’sinin, Kafkaslardan başlayıp Babil’in kuzeydoğusuna yayılan Hint-Ari krallıklarının, güneydeki çöl halkının, güneydoğudaki deniz halkının ortaya çıkışlarında Sümer’in izlerini görmek mümkündür. Bunu Asur, Hitit, Elam, Babil’in son kayıtlarından ve bunların başka ülkelerle yaptıkları antlaşmalardan biliyoruz.

Anunnaki boyutunda ise Marduk’un liderliğinin tescillenmesiyle Marduk Babil Esagil’de On iki büyük tanrı için kutsal bir mahalle yaptı ve onları davet etti. Ancak oğlu dışında buna hiçbir anunnaki itibar etmedi. Mezopotamya da yenilen ve de çok kızgın olan bu anunnakilerin dünyanın dört bir yanına dağıldıklarını kültürlerin dinsel panteonlarında görebiliyoruz. Bu anunnakiler yeni ve eski-yeni ulusların ulusal tanrıları haline geldiler.

Sümerli mülteciler işte böylelikle Mezopotamya’yı çevreleyen tüm ülkelerde himaye gördüler ve onlara ev sahipliği yapan ülkelerin modern ve gelişen devletlere dönüşmesinde katalizör hizmeti gördüler. Bazıları daha da uzak ülkelere dek gitmiş, oralara ya kendi başlarına ya da büyük olasılıkla bizzat yerinden edilmiş tanrılarının(anunnakilerin) eşliğinde göç etmiş olmalıydılar.
Doğuda Asya’nın sınırsız toprakları uzanmaktaydı. Arilerin göç dalgası çok tartışılmıştır. Kökeni Hazar Denizinin güneybatısında bir yerler olan bu halk bir zamanlar İnanna’nın üçüncü bölgesi olan yere, orayı tekrar oturulur hale getirip canlandırmak üzere İndüs Vadisi’ne göç etmişlerdi. Zaman ve onun ölçülmesi, devreler gibi kavramları Sümer kökenliydi. Ari göçüne Sümerli mültecilerin karışmış oldukları makul bir varsayımdır. Çünkü Sümerliler Uzakdoğu’ya ulaşmak için o yönde ilerlemek zorundaydı.

Peki, Sümer mültecileri Çin’e kadar gitmiş olabilirler miydi? Bazı bilginlere göre M.Ö. 2000 de bazılarına göre ise M.Ö. 1800’de Çin’de “gizem dolu ani bir değişim” gerçekleşmişti. Öncesinde aşamalı bir gelişim olmaksızın ilkel köylerden oluşan ülke; hükümdarlarının bronz silahlara, atlı arabalara ve yazı bilgisine sahip oldukları duvarlarla çevrili şehirlerden oluşan bir ülkeye dönüşmüştü. Sümer’in yıkılışından kısa zaman sonra Çin’de gizem dolu bir anilikle yeni uygarlıklar doğmuştu.

Bilginlerce çok net olmamakla birlikte yazının Shang Hanedanı tarafından Krallık ile birlikte başlandığı düşünülmektedir. Bu yazı tek heceliydi ve yazılışı resmi andıran karakterler içermekteydi. Aşina olduğumuz Çince karakterler bundan yola çıkılarak bir tür çivi yazısına dönüşmüştür. Bunlar Sümer yazısının belirleyici özellikleriydi. Çin ve Sümer yazıtları arasındaki benzerlikler ve bu iki yazı arasındaki ilişki birçok bilimsel tezin konusu olmuştur. Özellikle Sümerce resim yazısı ile Çin yazısının eski biçimleri arasındaki şaşırtıcı benzerlik kesin bir şekilde kanıtlanmıştır.

Japon imparatorlarının Güneş tanrısının ve tanrıçasının oğlu olduğuna ilişkin Şintoizm inançları; ulusal bayraklarındaki kırmızı dairede yaşattıkları güneş tanrıçası Amaterasu’nun, Sümer Güneş Tanrısı Samash’ın eşi olduğunu varsaydığımızda anlam kazanır. Marduk’un zaferinden sonra mağlup klandan olan Utu/Samash’ın Baalbek’ten ayrılıp takipçileriyle Japonya’ya kadar gitmiş olduğu pekâlâ olabilir.

Dilbilimsel ve diğer kanıtları yine takip edecek olursak Sümer mültecilerinin bazılarının Kafkasları kullanarak bazıları da Anadolu’yu kullanarak batıya, Avrupa’ya geçtiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu önerme Gürcistan halkının dilinin Sümerce ile yakınlık göstermesini açıklayabilir. Bu rotadan Finlandiya’ya kadar gittiklerini Fin dilinin Sümerce dışında hiçbir dile benzemeyişini söylediğimizde tahmin etmek güç değildir. Anadolu’dan gidenlerin ise Macaristan’a gittiklerini yine Macar dili ile Sümer dili arasındaki benzerlikleri söyleyerek iddia edebiliriz. Bugün Macarlar arasında var olan, kendi dillerinin Sümerce dışında başka hiçbir kökeni olamayacağına dair kalıcı ve derin inançları belki de inançtan ötesidir.

Sümerli mültecilerin bu yoldan ilerlediklerine dair kanıtlardan en belirgini ise Romanya’nın Dacia kentinde yer alan bir tarihi eserde bulmak mümkündür. Tuna Nehri’nin Karadeniz ile birleştiği noktada Sarmizegetusa denilen bölge de yer alan, araştırmacıların “takvim tapınakları” dedikleri yapıdır. Karadeniz kıyısındaki Stonehenge de denilen bu bir dizi yapı öncelikle Sümer’in altmışlık matematik sistemi olmak üzere Sümer’in birçok özelliğini barındırmaktadır. Bu yapının matematiksel mükemmelliği bize anunnakilerden biri olan THOT/HERMES/OUETZALCOATL’ın oraya uğradığını göstermektedir.

Son olarak Türklere bakalım. Akkad kralı Naram-Sin’in Sümer’in yıkılışından önce M.Ö. 2200 lerde Anadolu’ya yapmış olduğu seferleri anlatan Şartamhari Metinleri’nde Naram-Sin’in savaştığı 17 kral anlatılırken bunların birinin Türk Kralı İlşu-Nail olduğu yazılmaktadır. Türklerin bu bölgeye yakınlığını gösteren bu metne ve bulunan diğer metinlere bakarak Sümerli mültecilerin Türklerin içine de girdiklerini söyleyebiliriz. Tabi ki sadece bunu söylemek yeterli değildir o yüzden Türk mitolojisindeki Sümer unsurlarına bakmak gerekecektir. Türklerin büyük tanrısı Kayra Han, iki oğlu Ülgen ve Erlik; Sümer’den çok iyi bildiğimiz Anu, Enlil ve Enki’nin ta kendisidir. Yine Sümerliler tabletlerde yaptıkları tüm güzel işlerin göklerden gelen kartalların içindeki anunnakiler tarafından kendilerine verildiğini söylemektedir. Türklerde de kartal çok önemli bir simgedir ve Yakut Türkleri kendilerinin Kartal Ana’dan doğduğunu söylemektedir. Yine Türeyiş Destanında yukarıdan inen bir ışık ile Türk soyunun başladığı yazılmaktadır. Sümer’in yıkılışından çok az bir süre sonra aniden Türklerin de Maden Çağına girmeleri pekâlâ Sümerli mülteciler sayesinde olabilir…
Sümer Medeniyeti henüz dünyada yeni tanınırken Atatürk’ün ilk meclis konuşmasında Nuh’un çocuklarından Yafes’in torunları olduğumuzu söylemesi ve hemen akabinde Sümerbank’ı kurması tesadüften fazlasını içeriyor olabilir.

Her ne olursa olsun Sümer Medeniyeti M.Ö. 2023 te bir nükleer buluta kurban gitmişti ve bu büyük uygarlık büyük bir yıkım yaşamıştı. Bu yıkımdan kaçanlar mülteci konumuna düşmüşler ve gittikleri yerlere medeniyeti götürmüşlerdi. Aradan 4000 yıl geçmesine rağmen Sümer’in izlerini her yanda görmek mümkündür. Acı olan ise Sümerlilerin 4000 yıl önce mülteci oldukları bu topraklar, hiçbir halka huzur vermemiş ve bölgeye yerleşenleri hep mülteci olmaya zorlamıştır. Günümüzde de bu durum değişmemiştir. Gelecekte de değişmeyecektir…

Gök Türk

Kaynaklar:
Zaman Başlarken, Zecharia Sitchin
China, William Watson
Çince ve Sümerce, C. J . Ball
Türklerin Tarihi, Prof. Dr. Umay Türkeş
Sümerce-Macarca Sorunu, Laszlö Papp, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1012/12287.pdf
Türk Mitolojisinde İyilik Tanrısı Ülgen’in İnanıştaki Yeri, Tasviri ve Kökeni Ramazan Volkan Çoban “Simitçay Dergisi (S. 3, Şubat 2012, Balıkesir)
Türk Mitolojisinde Kötülük Tanrısı Erlik’in İnanıştaki Yeri, Tasviri ve Kökeni Ramazan Volkan Çoban “Simitçay Dergisi (S. 3, Şubat 2012, Balıkesir)
İnternet Siteleri…